Yunus Emre'nin Allah'ın Varlığını Arayış-Buluş
(Vüsul) Yolunda Gönül, Eren Ve Kendini Bilmenin Rolü
Doç. Dr. Bayram Dalkılıç
Yunus senin gönlün evi, Hak varlığı dopdoludur
Uş geldim ki aşıklara varlıktan ihsan eyleyem(1) (Dîvân, 173/8)
Ey kendi özünü bilmeyen, söz manasın anlamayan
Hak varlığın ister isen, uş ilm ile Kur'an'dadır.
Allah, benim dediğine, vermiştir Aşk varlığını
Kime bir zerre aşk vere, Çalap varlığı ondadır. (Dîvân, 65/5-6) beyitlerinde görüldüğü gibi, Yunus Emre, Allah'ın varlığı hakkında kavram olarak, "Hak Varlığı", "Çalap Var-lığı" şeklinde kullanılmaktadır. Yine bir başka mısrada, "Yok idi ol bârigâh, var idi ol Pâdişah" (Dîvân, 12/4) diyerek Allah'ın varlığını dile getirmektedir.
Allah'ın varlığını şeksiz şüphesiz kabul eden Yunus'a gö-re; Allah nerededir? Onun deyimiyle "Dost kandadır?" Yu-nus Emre, bu konu üzerinde de çok durmuştur.
"Hak cihana doludur, kimsene Hakkı bilmez, Onu sen, senden iste, O senden ayrı olmaz" (Dîvân, 103/1), "Ey Dost, seni severim, can içre yerin vardır" (Dîvân, 51/1), "Şol kim sorar, Dost kandadır, kanda (nerede) der isen on-dadır" (Dîvân, 272/11) ve "Gönül mü yeğ, Kâbe mi yeğ; ayıt bana aklı eren, Gönül yeğdir, zîra ki Hak, gönülde tutar durağı" (Dîvân, 366/7) gibi sözlerinde, "Dost'un kanda"lı-ğını temellendirmeye çalışmaktadır.
Allah'ın can içre, gönülde, anıldığı ve zikredildiği yerde, cihanda dolu bulunmasını kabul etmek ve ileri sürmek Al-lah'a herhangi bir mekan izafe etmek sayılır mı? Yunus Em-re, bu sözleriyle Allah'a mekan izafe etmekte midir? Eğer onun amacı, Allah'a mekan izafe etmek değilse nedir?
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, aslına bakılırsa, cümlelerin zâhiri mânâsı, ilk anda bu fikrî çağrıştırmakta-dır. Dahası Yunus'un, Allah'a mekan izafe ettiği veya Allah'ı gönlün içine hapsettiği fikri akla gelebilir. Fakat Yunus Em-re, gerek bu sözlerinde gerekse başka şiirlerinde, Allah'ı bir mekanda göstermek gibi bir düşünceye sahip olmadığı için, O'nun, Allah'a bir mekan izafe ettiği olduğu ka-naatinde değiliz. Yunus bu sözlerinde, Allah'ın, canda, gö-nülde, insanda, cihanda, hemen her yerde olan etkinliğini dile getirmek amacını gütmüştür.
Yunus Emre, sadece Allah'ın varlığını kabul etmekle kalmamış, aynı zamanda, O'nun varlığının delilleri üzerin-de de durmuştur. Bu delillerin kaynağını ise: "Hak varlığın ister isen, uş ilm ile Kur'an'dadır" (Dîvân, 65/5) sözüyle, öncelikle Kur'an'a dayandırmış, daha sonra diğer yollardan istifade etmiştir.
Allah'ın varlığını ortaya koymak ve onu temellendir-mek, Yunus Emre felsefesinin ve sisteminin en önemli me-selesini teşkil etmektedir. Gerçi o, bu problemi sırf sis-teminin gereği olarak ve sistemini temellendirmek için ele almış değildir. Fakat buna rağmen, Allah'ın Varlığı ve Varlı-ğın isbatı meselesi, O'nun sisteminin en temel problem-lerinden biri görünümündedir.
Yunus Emre'nin sözlerinde, "Âlem Delili" diye de bili-nen kozmolojik delilin bazı izlerine rastlamak mümkün-dür. O, âlemden ve âlemdeki varlıklardan hareketle Allah' ın varlığının bulunacağına inanmaktadır. Yine o, kendi or-taya koyduğu yolların dışındaki yollarla Allah'ın varlığının bulunabileceğini belirtmekte, okumakla bilinme yolunun dışında da yolların bulunduğuna işaret etmektedir. O, bu hususta şöyle demektedir:
İster idim Allah'ı, buldum ise ne oldu
Ağlar idim dün gün, güldüm ise ne oldu
Alimler, müderrisler medresede buldular
Ben harâbat içinde buldum ise ne oldu. (Dîvân, 393/1, 4)
Ayrıca, Yunus Emre'nin inanç konusunda, taklid ve ilim derecesindeki imanı zevk derecesine yükseltmek için de Allah'ın varlığını ispat konusuna, şiirlerinde yer verdiği görülmektedir. Bilhassa onun Aşk'tan bahseden sözleri-nin, bu fikrin doğruluğunu ortaya koymak için yeterli ol-duğunu düşünüyoruz.
Yunus Emre, Allah'ın varlığını ortaya koyarken, hangi delili kullandığından bahsetmez. O, sadece, Allah'ın varlı-ğını ispat noktasında söylemesi gerekenleri söyler. Zaten, onun nazarında, delilin adı önemli değildir. Onun için önemli olan şey, Allah'ın varlığını yeterince ortaya koya-bilmek, aydınlatılması gereken noktaları aydınlatmak ve delilin, ulaştırılması gerekenlere ulaşmasını sağlayıp, ge-rekli uyarıyı yapmaktan ibarettir.
"Allah'dan hareketle ona ulaşmak" demek olan "Dinî Tecrübe Delili" ise Yunus'un hiç vazgeçemediği bir yoldur. Yunus Emre'nin Allah'a giden yollarından birisi de ilim yo-lu (ilm-i hikmet) dur.
Ol Dost bana benden yakın, hikmet bilen bulur Hakk'ın
Okuyup hikmet ilmini, Lokman olayım bir zaman (Dîvân, 253/8)
Dost bundadır belli beyan, gördüm Dost dîdarın ayân
Bu ilm-i hikmeti duyan, eder bana dek azîmi (Dîvân, 349/4)
beyitlerinde de belirtildiği gibi, hikmeti bilenin Hakk'ı bulacağına işaret edilmektedir.
Yunus Emre'nin hikmet aşkı, onu tabiattaki yaratıl-mışlara, onların yaratılış sebeplerine ve onların yaratıcısı-na yöneltmiştir. Bu sebeple Yunus'ta Kozmolojik Delil'in izlerini görmek de mümkündür. O, Allah'ın varlığına dair görüşlerini temellendirirken, âlemdeki varlık ve olayları da devreye sokmaktadır. Yunus, “karıncadan Süleyman'a kadar her zerrede, her yaradılmışta Hakk'ın varlığını, ce-mâl ve celâl tecelliyatını" (Ayten Lermioğlu, “Veli Şair Yu-nus Emre”, Türk Yurdu, sayı 319, 1966, s.112) görmek is-temiş, bu mahlûkât ile Allah arasındaki vazgeçilmez mü-nasebeti kurmaya çalışmıştır.
Ol işler tamam olucak, ol düzenlik dirilecek
Gözün hicabın silicek, yer-gök dolu didar durur (Dîvân, 61/9)
Gör Mûsâ'ya Tûr içinde, bir tecelli neler kılar
Yer gök dolu tecellidir, ya ben nice sabreyleyem (Dîvân, 206/4)
Dünya ahiret ol Hak, yer-gök doludur mutlak
Hiç gözlere görünmez, kim bilir ne nişanda (Dîvân, 328/2)
Gezdim cümle âlemi, Arş u Levh ü kâlemi
İlm-i kitâbı dahi delil beyân içinde (Dîvân, 339/2)
Muhammed Hakk'ı bildi, Hakk'ı kendinde gördü
Cümle yerde Hak hâzır, göz gerektir göresi (Dîvân, 378/4)
gibi beyitlerinde Yunus, âleme ve âlemdeki varlıklara, dik-katli bir nazarla bakılınca, Allah'ın varlığının idrak edilme-mesinin imkansızlığını dile getirerek, oradaki herşeyin O' nun varlığının açık bir delili olduğundan söz etmektedir.
Yunus Emre'nin, Allah'ın varlığının isbatı ile ilgili sözleri daha ziyade, Dinî tecrübe delili içinde temellendirilebil-mektedir. Onun dini tecrübesinin safhalarını ve basamak-larını, erene bakmak, saygı göstermek, gönlün durumunu kavramak, gönül yapmak, kendini bilmek ve tanımak, ne-ticede, ahlâkı güzelleştirmek ve hakikate erişmek meydana getirmektedir. Bu tecrübenin sonunda, O'nun bazı şiirlerinde, Hakk'ın, Allah(ın) dilinden konuştuğu gö-rülür. Bu hali kendisi de zaman zaman belirtmekte ve ko-nuşanın kendisi olmadığını, Hak dilinden konuştuğunu iti-raf etmektedir.
Yunus Emre'de, tecrübe ile Allah'ın varlığını bulmak diğer yollardan çok daha önemlidir. Bu tecrübe ile Allah'ı bulmak isteyen, önce kendine bakmalıdır. Çünkü bu, Allah'ı, kendinden başka, Yunus'un deyimiyle, "taşrada" aramaktan ve O'nun varlığını taşrada bulmaya çabalamak-tan daha kolay ve emin bir yoldur. O, bir beyitte:
Çok cehd edip istedim, yer ü göğü aradım
Hiç mekanda bulmadım, buldum insan içinde (Dîvân, 339/3) demek suretiyle, Allah'ın varlığını başka yerlerde değil, insanda aramak gerektiğini ve onu insanın kalbinde, gönlünde bulduğunu ifade etmektedir. Bu da bir çeşit aşk ve ahlâk yoluyla Allah'a ulaşma ve O'nda yok olma halidir.
Bu aşamada, acaba Yunus'un dînî tecrübe delilinin tedrîcî gelişimi nasıl bir yol takip etmektedir? Veya nasıl bir safahat izlemektedir?
a- Ere, Erene Saygı
Yunus Emre, şiirlerinde "eren" kelimesini kullanmakta ve erenlere saygı gösterilmesini, gerektiğinde onlara bağ-lanılmasını gerekli görmektedir. Ona göre eren, Allah'ı bulma yolunda bir vasıta ve yardımcıdır. Bu hususta, "Aşık oldum erene ermek ile, Hakk'ı buldum ben eri görmek ile. Erene erdim, erde buldum maksudum. Bulamadım taşradan sormak ile. Ne yere baktım ise er oturur. Gönlünü aldım yüzü yere sürmek ile. Hak'dan imiş canlara cümle nasîb, olmaz imiş Kâbe'ye varmak ile." (Dîvân, 296/1-4) diyerek erenin Allah'ı bulma yolundaki rolünü anlatmaya çalışmaktadır. Burada erene ermek ve eri görmek, aşık olmayı sağlayıp, Allah'ı bulmaya vasıta olmaktadır. Çünkü ona göre, “eren-ler, bu dirliğe erenlerdir, yüzünü Maşuka'nın mutlak görenler”dir.(2) (Risâletü'n-Nüshıyye, 43/80)
Şimdi, "ere ermek" ve "eri görmek" kavramları üzerinde durmak gerekirse, bu kavramların kelime mânâlarının fev-kinde bir mana anlamak gerektiği ortadadır. Zîra, "Her ere-nin yanına varan ve eri her gören, Allah'ı bulacak." demek değildir. Burada "ere tâbi olmak" anlamı bulunmaktadır ki, hemen az sonra, "gönlünü aldım yüzü yere sürmek ile" diyerek durumu açıklığa kavuşturmaktadır. Ona göre, “gö-nül erinin öğüdünü elden komamak” gerekir. (Risâletü'n-Nüshıyye, 112/467)
b- Gönüle Bakma
Yunus Emre, Allah'ın varlığını temellendirmede gönü- lün büyük bir önem taşıdığını ortaya koymaktadır.
Yunus sen diler isen, Dostu görem der isen
Âyândır görenlere, işte gönül içinde (Dîvân, 305/9)
Hak durağı gönülde, âyâtı var Kur'ân'da
Arşdan yukarı canda, aşk burcunun kalesi (Dîvân, 378/9)
ifadeleriyle o, Allah'ın varlığının alametlerini gönülde bul-maktadır.
Acaba Yunus'taki gibi gönülde Allah'ı bulmanın bir ga-rantisi var mıdır? Herkes, bu buluşu gerçekleştirebilir mi? Yunus Emre, "Âyân'dır görenlere" kaydını koyarak, gönülde Allah'ı bulmanın, sadece görenler, görebilenler için apaçık olduğunu vurgulamaktadır. Bir mısraında da "cümle yerde Hak hâzır, göz gerektir göresi" (Dîvân, 378/4) ifadesiyle, görecek gözün sıradan bir göz değil de, görme özelliği bu-lunan, gören bir göz olması gereğine işaret etmektedir.
"Dost benim gönlüm evinde, tenim içinde cân imiş" (Dî-vân, 125/2)
İstemegil Hakk'ı ırak, gönüldedir Hakk'a durak (Dîvân, 54/2) ve "Şeyh ü danişmend ü fakı, gönül yapan bulur Hak-k'ı" (Dîvân, 410/4) sözleriyle de Allah'ın varlığının gönülle bulunacağını; yine gönül yapmakla bunun mümkün olabile-ceği fikrini devamlı olarak gündemde tutmaya çalışmak-tadır. Yunus, gönülde bulunan imanı ayne'l-yakîn iman ola-rak nitelendirmektedir. (Risâletü'n-Nüshıyye, s. 30)
Yunus'a göre, gönül dünyası, gönül cihanı ve âlemi, bü-yük bir âlemdir, insan kendini bilirse, bu âlemi bilir. (Risâle-tü'n-Nüshıyye, 32/17) Ona göre, kibirli insanlar (tekebbür ehli), kendini bilmezler, çünkü kendilerine bakacak nazar-ları yoktur. Bu yüzden de onların gönlünde nur yoktur. Hakk'a giden yol kendinde gönlü içinde olmasına rağmen kendine yabancı olduğu için göremez. Hak yolunun gö-nülde sırlı olduğunu, cümle hasların gönülde bir olduğunu, gönülden taşra kalanların bu yolda nasibsiz olduklarını bil-mek gerekir. Şu halde gönül haberini ve gönüllerin içinde varolan şeyleri gönül eri bilir. (Bkz. Risâletü'n-Nüshıyye, 47-48/106-110) Kişinin gözü neye bakarsa, gönlü o yana akar, onu sever, gözü olmayan kişi için sevmek neye yarar, hatta böyle biri için sevmek nedir ki? Ancak burada göz suret gözü, baş gözü değildir, can gözüdür. Göz odur ki, daima canı göre, bundan dolayı da kula Sultan'ı, Allah'ı görmek gerekli, farîza olan bir şeydir. (Bkz. Risâletü'n-Nüshıyye, 124/530-535) İşte bu şekilde Yunus, “Kaçan kim göz gönülden doğru baka, işitmez kulağına Hakk'ı ça-ka, Hakk'dan gayrı sözü yokdur ayruk, Hakk'ı duyan kişiler hakk'ıla tok” (Risâletü'n-Nüshıyye, 127/547-548) demek suretiyle gönül gözüyle bakmanın ve görmenin Hakk'a
ulaştırma yolunda önemli bir adım olduğunu vurgula-mıştır.
c- Kendini Bilmek
Yunus Emre, Allah'ın varlığını temellendirmek için "Eren Delili' ve "Gönül Delili"nden başka, "Nefsini Bilmek Delili"ne de temas etmektedir. Nefsini Bilmek Delili, dinî tecrübenin iyice tadıldığını ve sonuç vermeye başladığını ortaya koyan bir merhaledir.
Men arefe nefsehû, fekad arefe Rabbehû
Bildim bunu, buldum O'nu, inkar eden gelsin berû (Dîvân, 287/5) diyen Yunus, "Nefsini bilenin, Allah'ı bile-ceği"ni belirtmektedir. Bu delili ilk ortaya koyan Yunus de-ğildir. Bu delil, ondan önceki tasavvuf erbabınca kullanıl-mış ve izah edilmiş bir delil olup, bilhassa Muhiddin İbn Arabî (636/1240) tarafından sistemli olarak izah edilmeye çalışılmıştır. Ne var ki, Yunus Emre, bu delili kendine has bir üslub ve söyleyiş tarzıyla, Türkçe olarak, şiirlerinde dile getirmiş ve bu açıdan delil, bir farklılık ve ayrıcalık göstermiştir.
"Nefsini Bilme" ile ilgili diğer bazı beyitlerinde de;
Kaçan kim ben beni bildim, yakîn bil kim Hakk'ı buldum
Korkum onu buluncaydı, şimdi korkudan kurtuldum (Dîvân, 176/1)
Ben bende buldum çün Hakk'ı, şekk-ü güman nemdür benim
Ol Dost yüzünü görmez isem, bu gözlerim nemdir benim (Dîvân, 170/1) demektedir.
Yukarıdaki ilk beyitte, "Korkum onu buluncaydı" kısmı okununca, Acaba Yunus'un Allah'a inanmadığı zaman var mıydı, ya da Allah'ın varlığına sonradan mı inandı? tarzında bir soru akla gelmektedir. Halbuki, onun şiirlerine baka-rak, orada Allah'a inanmadığı bir döneminin olduğunu, Allah'a sonradan inandığına dair bir açıklamanın bu-lunduğunu söylemek çok zordur. Gerçi, onun zaman za-man bunalımlı dönemlerde söylediği şiirleri bulunmakta-dır; ancak inançsızlık ifade eden şiirlerine rastladığımızı söylemek mümkün değildir. O halde, Yunus neden "Kor-kum O'nu buluncaya kadardı, ben beni bildim; dolayısıyla Hakk'ı buldum" demektedir? Bu, söz onun inançsızlık döneminin bulunduğunu değil, aksine Allah'ın varlığını bilme ve bulma hususunda, artık tecrübenin yaşanmaya ve hissedilmeye, yakîn çerçevesinde Allah'ın tanınıp, fark edilmeye başlandığının ifadesidir. O bu ifadeleriyle inanç-sızlık dönemine işaret etmek bir tarafa, ilme'l-yakîn ima-nın da ötesinde, ayne'l-yakîn imana, hatta hakka'l-yakîn iman noktasına ulaştığına işaret etmektedir.
Yunus Emre, tecrübeyi yaşamaya başladıktan sonraki şiirlerinde şöyle demektedir:
Yunus imdi senden ayrı değil hem candan
Sen sende bulmaz isen, kanda bulasın O'nu (Dîvân, 395/5)
Hiç ırak isteme onu, canından içeri canı
Seninle biledir, O'nu görmemek bî-basar durur (Dîvân, 61/3)
Yunus Emre, bir taraftan Allah'ın varlığını çeşitli açılar-dan ortaya koymaya çalışırken, diğer yönden işin ahlâkî yönünü ise, hiç bir zaman ihmal etmemiştir. Buna misal olması açısından birkaç beytini zikretmek kâfî gelecektir.
Hakk'ı bulmak isteyenler, eylesin nefsini derviş
Çalab bize mürşid vermiş, derviş olubilsem derviş (Dîvân, 123/1)
Gel imdi miskin Yunus, tut erenler eteğin
Cümleleri miskinlikte, yokluk imiş çaresi (Dîvân, 378/11)
Dilin eydir, "Çalab hâzır"; pes kulağın niçin sağır
Senin sözüne sen münkir, vallah bu iş hatar durur (Dîvân, 61/6)
Allah'a ulaşma yolunda, tecrübi olarak fark, keşf, vüsûl yaşanması ve İlmî'den Yakînî'ye ve Hakîkî'ye doğru ima-nın gerçekleşmesi hususunda, birbiri peşisıralık ve tedri-cilik noktasında, ısınma hareketleri olarak kabul edile-bilecek "Eren ve Gönül" delilinden sonra, "Nefsini Bil-mek" delilinde asıl hareketlilik başlamıştır. Artık ısınma-nın, yerini bir çeşit yanmaya bıraktığı görülür. Bundan da-ha ileri merhale ise Aşk'tır. Aşk da, bizzat yaşanmakla mümkün olabilir. Daha doğrusu aşk, sûfiden yaşanmayı talep eder.
Yunus Emre, "O'nu bana soranlara nice nişan aydıve-rem, diliyle kim aydıbile bu aşkın durağı kanda" (Dîvân, 318/6) demiştir. Ancak, bu aşkın neticelerinden de hiç bahsetmemiş değildir. Yeri geldiği zaman, yaşadığı tecrü-be hakkında bazı açıklamaklar yapmıştır. Çoğu kere de bunları açıklamaya mecbur olduğu kanaatine varmıştır.
Ondaki tecrübenin nasıl bir tercübe olduğunu ve bu-nun sonucunda nelere açıklık getirmeye çalıştığını şiirle-rinden birkaç örnekle belirtmeye çalışalım.
Girdim vücud bahrine, daldım onun ka'rına
Aşk ile seyr ederken, iz buldum cân içinde
Ol izi hoş izledim, sağım solum gözledim
Acayiblere erdim, yoktur cihan içinde
Nâgehan gördüm bir yüz, yoktur onunla hiç söz
Sırrın der isem olmaz, sığmaz lisan içinde (Dîvân, 339/4-6)
Yunus, bu sözleriyle âdeta "Allah'ın varlığı"nı kendi içinde bulduğunu, yaşanan bu dini tecrübenin varlığını ha-ber verir; ancak, bu sırrını, lisanla anlatmasının mümkün ol-madığını belirtir; sonraki beyitlerde de "yüzünü gördüğü-nü, özünü O'na verdiğini, hayranlık içinde kaldığını; artık kendisinin bütün varlığının yok olduğunu ve O'ndan başka nesne olmadığını" ifade etmektedir. (Dîvân, 339/7-8)
Yine Yunus, "Aşkın kendisini yaktığını, aşksız yapamı-yacağını, aşk olunca ölümsüzleşeceğini, aşktan gayri bir-şey bilmediğini ve bir kere aşka bulandığını" (Dîvân, 192/4-6) belirterek, "Benim ile Dosttan artık hiç bir nes-ne bâkî değil" (Dîvân, 206/7) demektedir.
Dost sûreti gözgü durur, bakan kendi yüzün görür
Gel sen a kendisiz gelen, ben râzımı ona derem (Dîvân, 209/7)
Yine Yunus'a sordum, eydür "Hak nûrun gördüm"
İlk yaz güneşi gibi, mevc urup doğa geldim (Dîvân, 196/11) diyerek, "aşkın vasfını söylediğini, gerçeklere ha-ber eylediğini" (Dîvân, 118/9), Yunus gözüyle gördüğünü, muhakkiklerin, can gözüyle bakanların göreceğini, yoksa yaban gözüyle bunun mümkün olmayacağını" (Dîvân, 206/9, 209/8) "hakikat safhasındaki bulduğu ve tanıdığı şek-liyle, varlığı anlattığını" (Dîvân, 171/7-8) belirtmektedir.
Yunus Emre'nin dinî tecrübesinde "tecellî", büyük ehemmiyet arz etmekte ve;
Gör Mûsâ'ya Tûr içinde, bir tecellî neler kılar
Yer gök tecellîdir, ya ben nice sabreyleyem
Hacet değil âşıklara, Tûr'da münâcât eylemek
Ben kandansam Dost andadır, her bir yeri Tûr eyleyem
Benim ile Dosttan artık, hiç bir nesne bâkî değil
Günümü ol harca sayam, dünümü seb-gir eyleyem (Dîvân 206/ 4, 6, 7) sözleriyle de tecellînin önemini vurgulamak istemektedir. O, Hz. Mûsâ'nın Tûr dağında tecellîye mazhar olduğunu belirttikten sonra yer ve gö-ğün tecellî ile dolduğunu, buna muttalî olunca da "ya ben nice sabreyleyem" demekle, artık yerinde duramadığını, eskisinden farklı bir durumda olduğunu itiraf etmektedir.
"Hacet değil âşıklara Tûr'da münâcât eylemek" sözüyle Yunus, acaba, Hz. Mûsâ'nın mazhar olduğunu tecellî'yi ve bu arada Hz. Mûsâ'yı küçümsemekte midir? Bu sözlerden böyle bir mana çıkarmak mümkün görül-memektedir. Aksine, O'nun vurgulamak istediği, Tecel-lî'ye mazhar olmak için Tûr'da bulunmanın gerekmedi-ğidir. Çünkü o, "ben kandasam Dost ondadır, her bir yeri Tûr eyleyem" demekle bunu ortaya koymaktadır.
Artık tecelliye ulaşıp, aşkı, vecdi ve zevki tadınca, "be-nim ile Dosttan artık hiç bir nesne bâkî değil" diyerek, Dostla bir olduğunu ve neticede Dostun ebedîleştiğine bizzat katıldığını belirtmektedir.
Yine Yunus Emre, "Hak tecellisini şair dilinden söyledi-ğini, canda gevher olduğu zaman, Hakk'a doğru yürün-düğünü"de ifade etmektedir (Dîvân, 383/5)
Dinî tecrübenin özellikleri yanında, Yunus'un dinî tecrübesinin durumu nedir? Bu tecrübeler arasında bir uygunluk var mıdır? Yahut da Yunus'un dinî tecrübesinin özellikleri nelerdir? Kısaca bu meselelere temas etmenin, konunun tamamlanması açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Dinî tecrübe doğrudan doğruya yaşanan, vasıtasız bir tecrübedir; anidir ve uzun süre devam eden bir mahiyet göstermez. Tahlili yapılamayan ve parçalanamayan bir bütündür. Bu tecrübede bir buluşma (vüsûl) söz konusu-dur. Dinî tecrübe bir başkasına aktarılamaz, tam olarak anlatılamaz ve dinî tecrübe kişiye özeldir. (Bkz. M.S. Aydın, Din Felsefesi, İzmir, 1990, s.71-72)
Yunus Emre'nin tecrübesindeki özellikler, bu genel özel-liklerle karşılaştırıldığında, ikisi arasında bir uygunluğun ol-duğu görülür. Yunus Emre'nin tecrübesi de doğrudan doğ-ruya yaşanan bir haldir. Ancak, bu dini tecrübenin en son merhalesi olan zevk halidir. Bu merhaleye gelinceye kadar, bu safahat içinde yer alan diğer merhaleler de yaşanır. Me-selâ; ere saygı göstermek, gönül yapmak, gönüle iyi nazar-la bakmak, kendini bilmek, kendisinde hiçbir varlık tanıma-ma, varlıktan ve benlikten geçme hâli olan miskinlik ve ah-lâklı olmak, daha tecrübe yaşanmadan, ancak, genel olarak da tecrübenin dışında sayılamayacak olan safhalardandır.
Yunus Emre, tecrübesinin "kendisine özel" olduğunu belirten birtakım ifadeler kullanmakta, çoğu zaman, bu tec-rübelerini anlatmanın mümkün olmadığını belirtmekte, ama kendisine hâkim olamayıp anlattığı zaman da, bunu herkesin kolaylıkla anlamasının mümkün olamayacağını, belki "muhakkikler" dediği kimselerin bundan haberdar olabileceklerini belirtmektedir.
Dinî tecrübe geçirmek isteyen herkes, acaba böyle bir tecrübeye muktedir olabilir mi? Böyle bir tecrübede fer-din rolü nedir? Yunus Emre, dinî tecrübe geçirmek isteyen herkesin, buna gücünün yetmeyeceği fikrindedir. O, ayrıca bu hususta, Allah'ın inayet ve yardımının olması gerek-tiğine inanmaktadır; fakat durup dururken de inayet ve yar-dımın hiç kimseye gelmeyeceğine de dikkat çekmektedir.
Yunus'a göre, tecrübe geçirmek isteyen aday, isteğini devamlı kılmalı, ere dikkatli bakmalı, gönüle gereken öne-mi göstermeli, ahlâkını muhafaza etmelidir. Sonuçta, inayet de gerçekleşince, tecrübe yaşanılabilecektir. "Yunus, Hak-k'a kıldı tapu, Hak, Yunus'a açtı kapı" (Dîvân, 176/7), "Hak'dan imiş canlara cümle nasîb" (Dîvân, 296/4), "Allah, benim dediğine vermiştir Aşk varlığını, kime bir zerre aşk vere, Çalab varlığı ondadır" (Dîvân, 65/6) gibi sözlerinin, onun bu husustaki düşüncelerini ortaya koymak için yeterli oldu-ğunu düşünüyoruz.
Görüldüğü gibi, Yunus Emre, erene ermek, gönüle bakmak, gönül yapmak, kendini bilmek ve sonuçta ina-yetin de gerçekleşmesinden sonra tecrübe geçirip, Allah'ın varlığını, yakînî olarak bilmenin ve bulmanın mümkün olacağını hep savunagelmiştir.(3)
* Selçuk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.
1- Yunus Emre, Dîvân, 173/8, (Hazırlayan Mustafa Tatçı) Ankara - 1991,
(Bölü çizgisinden önceki rakam şiir numarasını, sonraki rakam ise beyit
sırasını gösterir.)
2- Yunus Emre, Risâletü'n-Nüshıyye, (Tenkitli Metin, Hazırlayan: Mustafa Tatçı),
Ankara, 1991, 43/80, (Bölü çizgisinden önceki rakam şiir numarasını, sonraki
rakam ise beyit sırasını gösterir.)
3- Yunus Emre'nin Allah anlayışı, Allah'ın varlığı ve delillerine yaklaşımı
konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Bayram Dalkılıç, Yunus Emre'de
Allah-Alem-İnsan Münasebeti, Kendözü Yayınları, Konya, 2004, s. 57-104